28 Şubat 2014

30 KUŞ OLMAK ZAMANI...








'Aşk Denizi'nden geçmişler ilk önce. Sonra 'Ayrılık Vadisi'nden uçmuşlar. 'Hırs Ovası'nı aştıklarında kanat çırpışlarıyla, 'Kıskançlık Gölü'nü bulmuşlar tam karşılarında.

Kimi kuşlar 'Aşk Denizi'ne dalmış, kimisi 'Ayrılık Vadisi'nde kopmuş sürüden. Kimi 'Hırs Ovası'nda vazgeçmiş uçamaktan, kimi düşmüş 'Kıskançlık Gölü'nün derinliklerine...


'Tarana tarana lilin gufayi, evimize, köyümüze cici cici ya na tafya, ya na tafya'

İlk duyduğum masalın tekerlemesiydi bu. Hain kurdun, ana-ata sözü dinlemeyen kuzularından pek çoğunu yeme masalı.

Hani kimini parçaladığı, kimini ortadan ikiye ayırdığı, kimini bir lokmada midesine indirdiği, kimini elinden kaçırdığı kuzu ve kardeşlerinin kurtla olan hazin hikayesi..

Bir ders çıkarsın çocuklarımız diye anlattık bu masalı yıllarca. Bir ders çıkarmıştık çocukluk zamanlarımızda.

Şimdi de bir 'Efsane' anlatacağım size.. Masallarda bahsi geçen, her dilde, birçok dinde aynı hikaye ile farklı anlamlandırılan, farklı adlar alan kollektif(anonim) bir öğe..

Zümrüd-ü Anka, yani Cennet Kuşu..

Simurg Farsça ismi. Kuşların hükümdarı Simurg'un, Sênmurw(Pehlevi), Sîna-Mrû(Pâzand) ve Kaknüs diğer isimlerindendir. Batıda ise Phoenix adı ile bilinen bu kuş zaman zaman sadece Anka kuşu olarak anılır, Zümrüdü Anka. Türk mitolojisinde ise karşılığı 'Tuğrul Kuşu' dur. Türk edebiyatında 'Hüma Kuşu' veya 'Umay Kuşu' olarak da kullanılmıştır.

Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olması sureti ile  ölmesi, ardından kendi küllerinden yeniden dirilerek hayata dönmesi imiş. 

Her türlü şeytani şeyi tedavi eden, düzelten Haoma (Homâ) bitkisinin yakınlarında ki Gaokerena yani Yaşam Ağacına (İslami gelenekte, kökleri göğün yedinci ve son katındaki Sidre'den çıkan Tuba-huzur ve mutluluk ağacıtüner, Bilgi Ağacının dallarında ki yuvasında yaşarmış.

İran efsanesine göre Simurg(Anka), o kadar yaşlıdır ki, dünyanın yıkılışına üç kez tanık olmuştur. Tüm bu zaman boyunca o kadar çok şey öğrenmiş, o kadar çok şey görmüş ki bütün asırların bilgisine sahip olmuş.


Anka, uçmak istediğinde hızla kanatlarını çırpar, bilgi ağacının yapraklarını titretir, her bitkinin tohumlarının dökülmesine neden olurmuş. Bu tohumlar dünyanın dört bir yanına dağılır, gelmiş geçmiş bütün bitki çeşitlerinin kök salmasını sağlar, bu bitkiler de insanoğlunun varolan tüm hastalıklarını tedavi edermiş. Anka'nın tüylerinin bakır renginde olduğu söylense de; bazen kırmızı, bazen mor, bazen sarı ve mavi. Kimine göre de beyaz. Gözyaşlarının şifasına ek, kanatlarının dokunuşu ile de bütün hastalıkları ve yaraları tedavi edeceğine inanılan bir kuşmuş.


Anka kuşu, ölümün kendisine yaklaştığını hissettiği an, kendisine kuru ağaç dallarından bir yuva inşa edermiş. Bu yuvayı sırrı bilinmeyen bir zamk ile sıvar, ipek böceğinin kozası misali kendini bu yuvaya hapsedermiş. Daha sonra bu yuvanın içinde, güneş ışıklarının kuru dalları tutuşturarak yakmasını bekler, yanarak da ölürmüş.

Efsaneye göre Anka; küllerinden yeniden doğar, yavru Anka kuşu olarak tekrar yüzyıllarca yaşarmış.. Bu yüzden Hıristiyanlık dahil birçok dinde 'yeniden varoluş, diriliş' sembolü olarak benimsenmiştir. Taoizm'de ise ölümsüzlüğün, ruhsal aydınlanma ve reenkarnasyonun simgesidir. İslamiyetten sonra Arap, Fars ve Türk edebiyatlarında 'kendine yetme, kanâat ve iyilikseverliğin' güçlü fantastik simgesidir.


Mevlana der ki,

" altındaki hazineyi keşfetmek için yık evini,
ve yeniden inşa et O'nunla... "

simyasal süreçte ise önce element öğelerine parçalanır ve sonra artıklarından arındırılarak yeniden birleştirilir.

insanın kendi iç süreci de bununla paralellikler taşır. Önce ezberi bozmak ve bilginin ateşiyle tıpkı ateşte saflaşan altın gibi yalınlaşmak gerekir. Yeniden o ateşin içinden doğansa, şüphesiz daha fazla varlık olma vasfına erişendir. 
Tıpkı kendi küllerinden doğan phoenix gibi...(netten alıntı)
    




Kuşlar; Anka'ya(Simurg) inanır ve onun kendilerini her türlü sıkıntıdan kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her ters giden işten sonra Anka'yı beklerlermiş düzeltsin diye. İşte o sıkıntılı günlerin birinde, O'nu çağırmak istemişler danışma meclislerine. Ne çare ki, bulamamışlar. Anka ortada görünmedikçe, öldüğünden kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. 

Derken bir gün, uzak bir ülkede, bir kuş sürüsü Anka'nın kanadına ait parlak bir tüy bulmuş. Onun varlığını, yaşadığını anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanıp, hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Zümrüdü Anka'nın(Simurg) yuvası; etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağının tepesindeymiş. Oraya varmak için 7 iklim uçmak, 7 diyar geçmek, 7 dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. En zoru hepsi birbirinden çetin yedi vadi.

İstek, Aşk, Marifet, İstisna, Tevhid, Hayret ve Yokluk Vadileri...

Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer vaz geçmişler aramaktan, bulmaktan, kanat çırpmaktan.. Yorulanlar olmuş, düşenler, şaşanlar..

'Aşk Denizi'nden geçmişler ilk önce. Sonra 'Ayrılık Vadisi'nden uçmuşlar. 'Hırs Ovası'nı aştıklarında kanat çırpışlarıyla, 'Kıskançlık Gölü'nü bulmuşlar tam karşılarında.

Kimi kuşlar 'Aşk Denizi'ne dalmış, kimisi 'Ayrılık Vadisi'nde kopmuş sürüden. Kimi 'Hırs Ovası'nda vazgeçmiş uçamaktan, kimi batmış 'Kıskançlık Gölü'nün derinliklerine...


Önce; Bülbül geri dönmüş. Güle olan 'Aşk'ını hatırlayıp.

Papağan, o güzelim tüylerini bahane etmiş yıpranır diye. Oysa tüyleri yüzünden kafese kapatmış insanoğlu onu!!.

Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış.

Baykuş; yıkıntılarını özlemiş.

Balıkçıl kuşu; bataklığını...

..................

Kimi 7 ülke geçememiş, kimi 7 iklimi görememiş. Kimisi de 7 Vadi den ilk beşinde telef olmuş, marifetleri sadece burayı bulmuş.. Her ardında bıraktıkları vadi üzerinden uçtukça sayıları azalmış.

Altıncı vadi 'hayret-şaşkınlık' ve sonuncu yani yedinci vadi 'yok oluş'ta, bütün kuşlar umutlarını yitirmiş.

Kaf Dağının eteklerine vardıklarında geriye sadece 'otuz kuş' kalmış..

Düşünmüşler, taşınmışlar, sağa sola bakınmışlar. Bu kadar az kaldıkları için de epey bir şaşırmışlar. Sonunda sırrı, sözcüklerden çıkarmışlar: Farsça da 'si' otuz demekmiş.. 'murg' ise kuş.

'Simurg / Otuz Kuş'..

Anka'nın (Simurg'un) yuvasını bulunca; hepsi birer Anka'ymış(Simurg) demek ki.

Aradıkları 'Sultan Kuş' kendileriymiş. O otuz kuş birer ''Simurg''muş.. 

Ve gerçek yolculuk da kendini bulmak için yapılan yolculukmuş.. 



    "Her ne istiyorsan kendinde ara. 
Senin içinde bir can var, o canı ara
Senin dağının içinde hazinen var, o hazineyi ara.
Eğer yürüyen dervişi arıyorsan; O'nu senden dışarıda değil
Kendi nefsinde ara!" 

Mevlana





'' O'nu Hıristiyanların haçında bulmaya çalıştım, ama orada değildi.
Hintlilerin mabedine, eski Pagodalara (Budist tapınağı) gittim hiçbirinde en ufak izine rastlayamadım.
Dağları, vadileri gezdim, ne doruklarda ne de derinde bulabildim O'nu!.
Mekke'ye, Kâbe'ye gittim; orada da değildi.
Âlimlere, filozoflara sordum; idraklerin ötesindeydi.
Derken, kalbimin içine baktım; Orada öylece durmaktaydı..
O! bulunabilecek başka hiç bir yerde değildi..

Hz.Mevlana.. 

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, Zümrüdü Anka kendini yakmadan, küçük bey marifet vadisindeki devi yere yıkmadan, ben babamın beşiğini sallarken...

Masallardan bir ders çıkardık, bir ders çıkarılsın diye anlatıp anlatıp kendi bebelerimizin beşiklerini salladık.

Efsaneleri dillendirdik, gönlümüzü şenlendirdik..

İsteklerimizi, hayallerimizi aşk ile bezedik. Marifet ovalarını geçtik. İstisnai yerler edindik. Her zaman tevhid ile başladık işe, hayret ettik kendi gücümüze. Yokluğu yendik, Kaf Dağının eteklerinde dinlendik.

Sabrettik, emek verdik, ortak geleceğimizi şekillendirdik.

Zirve'ye kaldı üç beş adım.
Üç beş kanat çırpışı tamamladık mı,
Önümüzdeki yılları da aştık mı,
Ulaşacağız Dünya Kaf'ının müntehasına (ulaşılması zor, zahmetli ama sonu güzel zirve)... 


Kurmak ve yaşatmak asırlar sürdü,
Küllerinden yeniden yeniden doğdu,
Zümrüd-ü Anka'm.. Güzeller güzeli ülkem..

Şimdi 30 kuş olmak zamanı,
Yanmama, yok olmama, yılıp yıkılmama zamanı.. 
İlel ebet Kaf Dağında yaşamak zamanı.

Hepimiz birer 30 kuş olmazsak,
Her iklimde birimizi koparırlarsa şayet,
Kim geçer yedinci 'vadi' semalarını,
Kim görür 'Kaf Dağı'nın eteklerini..

Şaşkınlığı üstümüzden atalım,
Kanatlarımıza, yüreklerimize; birlik, dirlik, güzellik, istek ve marifet aşılayalım..
30 kuş olalım,
Ülkemizin; Dünya zirvesine kök salmasını sağlayalım..

Nice 2023'ler, 3023'ler, 4023'ler, ....ler, ler, leri..
Hep birlikte kucaklayalım...
Bin yıllarca var ol 'Cennet Vatanım'..


Nereden aldım lafı, nerelere dolandırdım, nereleri dolaştırdım.

İstediğiniz konuda, istediğiniz dersi çıkarın.

İsteğiniz yok ise ders çıkarmak için; hoşça vakit harcayın..


Dedim ya; sabreden herkes kendi Anka kuşunu yaratır:

 Mevlana'mın dediği gibi 'Neyi arıyorsan sen; O'sundur'. 

Her emeğiniz güzel karşılıklar bulsun.
Hanelerimiz, Memleketimiz, Yarınlarımız; dirlik, birlik, bereket ve afiyetle taçlansın..

Ben Kaf dağını bulmaya, 6 kitap ovası aşmaya gidiyorum..

Vakit buldukça, zihnim okumaktan yoruldukça, kendimi istisna ovasına kondurayım,

Siz dostlarımı okuyarak ruhumu doldurayım:)  


Unutulan Anka Kuşu
 Türü: Şiir
 Yazan: Dripta Roy

Not: Bu Efsanenin değişik şekilleri de var, ya okuyun internetten dostlar, ya da bekleyin sınıfımı geçince uzun yaz akşamlarında anlatırım ben size:))))

Not 2: Bu kuş hakkında yaygın inanış reenkarnasyon kuşu olmasına karşın, tüm İslam ve Türk edebiyatında 'iyilik, güzellik, güç, yardım severlik, aşk'a ulaştırma aracı vs. gibi güzel anlamları var. Yoksa ben Elhamdülillah tevhid ederim ki, tanrı bile demem (farklı inanç ve dinlerin daha sık kullandığı isim diye), Allah'ım ya da Yaradanım derim. O'nun bir olduğuna, doğmadığına, yaradılmadığına, ölmeyeceğine, tüm alemlerin canlı cansız, görünen görünmeyen her şeyin rab'bi olduğuna yürekten inanıyorum. Ne kimsenin inancına karışırım, ne kimsenin kelimelerine, ibadet şekillerine..

Yanlış bir anlam ve propaganda yapıyorum sanılmasın diye açıklamak istedim.

Efsanenin, bu versiyonu ve diğer pek çok versiyonu birbirinden güzel dersler çıkarılabilir diye anlattım..





17 Şubat 2014

PARMAKLARIMIN UCUNDA ''DERİN bir FIRTINA''






Çok sıkılmıştım. 
Yorulmuş.
Bunalmış.

İşten eve, evde ise derslerin başına..
Ara verince rutin ev işlerine..

Hayat böyle akıp giderken, iki gün oldu daha görmedin diyen bir ses ile irkildim. Sesin geldiği yana koştum, öylece bakakaldım.

Orada duruyordu.
Griydi bulutları.
Dalgalıydı suları.
Sandala atmıştı, kocaman bir hayatı..

Hayat bak!
Dur sen biraz.
Ya da tamam;
Ya sen devam et, ama bir izin ver, sürekli üstüme gelme.
Her gün bir şey çıkarma, bir normal ol, aklını başına topla.
Bak sen devam et, ben şurada ineyim.
Daha doğrusu; hemen şu anda bir uyuyayım, sen yavaşladığında uyanırım.
O zaman uyandır beni..

Fırtına bak!
Sakinleş biraz.
Ya da tamam;
Ya sen es, gürle, ama bir izin ver, savurma, sallama, devirme, itme dalgaların içine.
Her şimşek çaktığında, korkutma, pıstırma, susturma, biraz din, biraz dağıl, aklını başına topla.
Bak sen devam et, ben kıyıma yanaşayım.
Daha doğrusu, hemen şu anda son uykuma yatayım, sen dağıldığında uyanırım.
Her uyuyan, uyanacak bir gün farkındayım..

Griydi, bulutları.
Beyaz köpükleri de vardı.
Körüğü kırmızı, 
Dümeni serbest kalmış besbelli..

Güzel bir kitaptı. Bölümleri vardı..
İlk bölümü Aşk olmalıydı.
Aşk'ı yaşayan 'İnsan', nerede 'Yaşam', nasıl 'Gelişim', ne zaman 'Mevsimler', nasıl geçti 'Tarih', evrenselliği 'Sanat' ve tabi ki hikayeler yani 'Denemeler'..

*Duymak istediğin gibi duyarsın* demiş ya; kendin yazmış gibi kafana göre sıralarsın. Bencilleşirsin yani.

*Anılarımız biraz kaygandır, tam da gerçek değildir çoğu zaman. 
Ve beynimiz işine geldiği gibi hatırlar. Kendimize yontarız çoğunlukla.
Yani anılarımız ya eksik ya da yanlıştır.
İstersek anılarımızı değiştirebiliriz, üzerinde istediğimiz gibi oynayabiliriz.*

Ne söylense batar bazen demiş ya, öyle işte. Bencillikten yanlış düşünüyor, illa bana inansın dersiniz. 

*Derin düşünmekten kurtulmak için kendimizi belirli kurallar içine sıkıştırırız. Ama ruhumuz daha derinleri arar bazen.

Yüzleşmen, korkularınla ve kendinle yüzleşmen. Ve kendi en saf halini bulman..*

Griydi bulutları,
Fırtına gibiydi sayfaları.
Beyaz da vardı, kırmızı da.
Sade beyaz, ve kırmızı, Derin ise bir fiske mavi.
Hayat ve ölüm yani..

*hayat aslında somut varlığımızla soyut varlığımızın, ruhumuzun bir karışımıdır. Fizikle metafizik, psikoloji ile parapisikoloji, normalle paranormal,

Geçmişle, bugün.*

Sade ve Derin bir ruhun, yüz altmış üç sayfada görünen damlası..

38 bedenlik ruhunu, her gün yine, yeniden, defalarca hayatı koklayarak şarj ediyor. Kendisini sakım sakım saklasa da, aşktan ve sevdadan korksa da, yalnızlıktan hoşlansa da, kendine bir beden büyük gelen ruhunun lezzetli bir aroması var. 

Yeni bir fırtınada, tekrar değecek parmaklarımın ucuna. Biliyorum, hissediyorum.

O aromanın kokusu burnumda, her gün bir çırpıda soluyorum..


Yüreğine sağlık Deep'im.
Benim, bizim, hepimizin,
Derin fırtınası..
Kalemine, yüreğine, gözlemlerine, düşüncelerine, zamanına sağlık..
Ruhunu bizimle paylaştığın için..
Seni seviyorum
Meee'm. 

14 Şubat 2014

BİRLİKTEYSENİZ GÜÇLÜSÜNÜZ...


Sonsuz aşk ile sevenlere .. 



Çok çok çok uzun Yıllar,
Son nefese kadar
Aşk ile
Birlikte ..
Her gününüz sevgiyle, dolu dolu geçsin..
Hayat size; sevdiğinizden daha fazla sevilmek nasip etsin..










06 Şubat 2014

İŞTE O DÜNLER, GEÇMİŞTE KALAN GÜNLER.. -48



Yüreği derya deniz.. -48


Derya'mın gönül deryasından..
http://www.deryavar.com/anasayfa.html

Yaz bitti.
Her şey güzeldi.
Daha doğrusu memlekete gitme bölümü çok güzeldi.

Anama doydum, köylü kızı oldum.

Tulumba çekmeyi, eşeğe binmeyi, mercimek yolmayı, tezek toplamayı, bastırık açmayı, koşan koşmayı, at arabası sürmeyi... ya öğrendim, ya sadece gördüm ya da bundan sonraki yaz tatillerinde öğrenebilmek, yapabilmek umudunu gönlüme ektim..

Özüm de vardı, kile çamura bulanmak, tozu toprağı yutmak, yeşili sarıyı kucaklamak..

Ben bir köylü kızıydım.

Şehir hayatı giyimimi, konuşmamı, oynadığım oyunları, yediğimi, içtiğimi değiştirmiş olsa da; ben bir köylü kızıydım. Ve sürekli yaşamadığım bu hayat çok cazip geliyordu küçük yüreğime..

Yaz bitti, kâh İzmir'de, kâh köyümde.. Okullar açılmasına yakın döndüğüm evimde sonbahar hazırlıkları başlamıştı bile..

Annem; Kamil babamın beni bırakmaya gelirken getirdiği: köy bulgurunu, esmer buğday ununu, peynir ve tereyağını, küpteki koyun yoğurdunu, mercimek, fasulye, nohut, toz kimyon, kavurma, toz şeker, alıç, pekmez, tahin, çemen, yufka ekmek gibi birçok şeyi tel dolabımıza (buzdolabımızı '1970-71' yazında almış mıydık yoksa 1972 yılında mı aldık tam hatırlayamadım) ve üst kata çıktığımız merdivenlerin kıvrım bölümündeki yüklük veya kiler olarak kullandığımız taş sekiye yerleştirdi.




Ah güzel Saadet anam, Kamil babam. Belki kendileri bile bu kadar bol yiyemez iken çuval çuval erzak getirdiler bizim eve. Çocuğumuz yesin. Yengem iyi davransın, Behire iyi davransın diye. Naim babamdan (büyük dayım) endişeleri yoktu ama annemden ve ablamdan bana davranışları konusunda kuşkuları vardı biliyorum..

Erzaklar bol iken annem birçok kış hazırlığında bunları kullandı. Reçeller yaptı mesela. Tarhanalar, erişteler..


***

*Okullar açılmadan, Vecdi'ler tatilden dönmeden ahretliğimi ziyaret edeyim dedim..

Kapıda; Şadiye hanım teyze ve elini sıkı sıkı tuttuğu kömür gözlü güzel torunu Derya..
   



Şu fotoğrafa iyi bakın. Asil bir duruş, şık bir saç. İşte Şadiye hanım teyzem de böyle idi. Bu saç modelinin aynısı gümüş rengi almış kısa kır saçlarına çok yakışıyordu. Onu ne zaman hatırlasam gördüğüm en şık orta yaşlı hanım derdim.




Ablamın düğünündeki bu beyaz saçlı hanıma her baktığımda, Şadiye hanım teyzem galiba diyorum. Çok emin değilim. Gözlerimin önündeki görüntü az biraz daha farklı. Bazen her insan fotoğrafında bire bir benzemiyor kendine..



Şadiye hanım teyzemin saçları dışında beni etkileyen iki şey daha var hatıralarımda. Biri dışarı çıkarken sürmeyi asla ihmal etmediği ve dudaklarına çok yakışan kıpkırmızı ruju ile şık tayyörleriydi. Özellikle lacivert tayyörü. İçine giydiği beyaz bluz ve boynundaki kırmızı, lacivert puanlı ipekten eşarp fuları.

Eylül başının tatlı sıcağı çökmeden torununu da alıp bize gelmişti Şadiye hanım teyzem. Fahri ve Derya'ya ayrı bir düşkündü. Belki de küçük oğlu Orhan bir türlü evlenip yuva kurmadığından, Vecdi ve onun çocukları yavaş yavaş yaşlılığa doğru yol almaya başladığı bu yıllarda bir meşgale, bir ilk ve son torunlar daha başka sevilir tanımlamasının ispatı gibiydi. Nesrin ve Nermin'in en büyük abisi Reha ve Melih'i (Reha'dan eminim ama Melih ismini yanlış hatırlıyorum gibi geliyor ama neyse, bir gün sorarım Derya'ya) ilk torunları olduğu için nasıl çok seviyorsa, Derya ve Fahri'yi de, son torunları olarak görüp ayrı bir seviyordu. Tabii bu durumdan Nermin-Nesrin kardeşler şikayetçiydi. Büyükannem bizi yeterince sevmiyor, onun göz bebekleri abilerimiz (anne ayrı abiler) ve amcamın çocukları diye..

Şadiye hanım teyzemin yerinde ben olaydım; bende Derya ve Fahriyi çok severdim. Çok asil yetiştirilen, çok uslu, çok naif, çok da güzel çocuklardı. Fahri'nin burnunun üstündeki çilleri, kaymak gibi beyaz teni, usluluğu ve aldığı sanatsal eğitimler herkesin ona hayran kalmasına neden oluyordu. 

Derya!, o başlı başına taş bebek. Öyle tatlıydı ki. Öyle uslu, öyle iyi kalpli, öyle sessiz..

Babaannesi ile sık sık gelirlerdi. Benim en hayran olduğum arkadaşımdı. Yaşıttık Derya ile. O da benim gibi 2'ye geçmişti. Ne Havanım teyzenin Nermin'i ne de Gülseren ablanın Nermin'i gibi benden büyüktü, ne Nesrin gibi mızmız, ne diğer komşuların çocukları (Ayla, Fatih, Ayhan..vs) gibi yaramaz. O çok uslu bir çocuktu. Bakışları bilmiş bilmiş(zeki çocuk bakışı) göz çukurlarında etrafa bakarken, yuvarlak camlı gözlüklerine hep imrenmiştim. Benim de olsa diye. Çünkü Derya onlarla daha güzel gördüğünü söylerdi..




Benim 3-3,5 yaşında İzmir'e geldiğim günden beri bir tek plastik bebeğim vardı. Sıkı sıkı sarıldığım, kendimi ona ana yaptığım, kâh arkadaşım, kâh sırdaşım: taş bebeğim. Derya'nın evinde nice güzel bebekleri ve oyuncakları olmasına karşın, getirmezdi bize. Benim bebeğim ile oynardık, benim bebeğimi ayağımızda sallardık. Bazen elinde ki mendilden tavuk yapardık bir tavuğu sallardık, bir naylon bebeği.. Hiç kavga etmezdik. Benim uyumluluğumdan mı?. Yoo!. Derya'mın asaletinden. Annem ile onun büyükannesi sohbet ederken hiç çıt çıkarmazdık. Usul usul, uslu uslu oynardık. Öğlen olmuşsa yemeğimizi yer öğle uykusuna yatardık. Akşam üzeri annem ona alışkın olduğu üzere sadeyağ-reçel ekmek sürerdi, bana da salça ekmek. Onun ekmeğinden canım çekerdi. Ama annem bana yağ reçel ekmek yapmazdı. Kim bilir yağ ve reçel daha kıymetliydi herhalde. Reçel, misafir çocuklarına, evlatlıklara naneli salça ekmek..

Benim gözüm kalırdı, acaba yağ-reçel ekmeğin tadı nasıldı?..

Derya:
*kapının önünde oturup yiyelim mi? dedi.
*olur, ama annem kızmasın, sen izin al.

Derya izin aldı, kapının önüne çıktık. Ona küçük minder koydum, ben eşiğe oturdum. Uslu uslu ekmeğimizi yemeye başladık.

*benimkinden ister misin?.
*isterim ama :(
*al bir kere ısır.
*sen de benimkinden ısır:)

O benimkinden ısırdı, ben onunkinden. Onun ağzının kenarı salça oldu, benim ağzıma reçel tadı doldu.

*ziftin pekini yiyesice, kandırdın mı çocuğu?. O misafir!.

Zaten bir ısırıktı topu topu, onu da yutamadım. Yutacağıma ağzımdaki lokmayı, korkudan çıkarıp çöpe attım. 

Biz hiç reçel yemez miydik, kahvaltıda?. Yerdik. Yağ?. Bak onu yemezdik. Ekmeğe sürmezdik. Sadece yemeğe konurdu sadeyağ. Margarini ise hiç bilmezdik. Zeytinyağının içine kekik döker, limon sıkar, ekmek banardık. Peynir zeytin ise çok kıymetliydi.

En az 3 lokmana katık edeceksin zeytini derdi annem. Reçelin suyuna az ban, tanelerini bitirme, yağa değdir çek ekmeğini. Peyniri zaten kış aylarında sobanın içine maşa sokar kızartırsam yiyebiliyordum. Böyle sobaların olmadığı zamanda peynire el sürmezdim. Yumurta?. O nasıl bişey ki?.

Yağ-reçel ekmeğin tadını merak ederdim. Çocukluk işte.

Komşu kadınlar, camdan cama seslenirdi akşam üzeri:

*Komşuuu!. Huu. Çayım taze, çocuklara da yağ-reçel ekmek yaptım. İn kapıya da akşam sefası yapalım..

*Evladım koşma, terleyeceksin, sonra soğuk su içiyorsun, hasta oluyorsun. Gel bak yanıma, yağ ekmek yaptım sana..

Bence o ekmeğin tadı değildi merak ettiğim. Ne mahalledeki çocuklar, ne de Derya yerken. Asıl merak ettiğim, annelerin bunu çocuklarına nasıl oluyor da söylenmeden hazırlayıp yedirdikleri. Benim annem niye öyle değil ki?. 

*üzülme dedi, Derya'm. Bir lokma sakladım sana. 

Ama benim çoktan iştahım kaçmıştı arkadaşım..




 Not: Bu gün hâla çok güzelmişsin. Sevgili Google'dan aradım buldum seni. Fotoğraflarına baktım, sana hayran kaldım. Sonra tablolarını gördüm. Şahane tablolar yapan bir sanatçı olmuşsun. Eee çocukluğundan belliydi, hani derler ya 'Olacak çocuk, çekirdeğinden bellidir'. İçim bir tuaf oldu.. geçmişten bir iz, nereden hatırlayacak ki? beni diye düşündüm. Şu satırlarda yazdığım kişiler unutmuştur bile beni. Ama ben unutmadım hiç birinizi..

Birgün Yine bir gün maillerimin arasında ben seni bildim, babaannesinin elinden tutup onun ahretliğine ziyarete gitmeyi çok seven çocuğu hatırladın mı? bil bakalım ben kimim mesajını görünce çok mutlu oldum. Birkaç isim saydım biri de sendin Derya'm. Çocukluk günlerimden, acı-tatlı hatıralarımdan tatlı bir esinti bıraktın gönlüme. Blog dünyasında değilsin, galiba tesadüfen rastladın yazılarıma. Rastladığın için teşekkür ederim. Beni bulduğun için teşekkür ederim. Daha sonra tekrar yazıp halimi hatırımı sorduğun için teşekkür ederim..

Gurur duydum seninle.. 
Sevgili Derya'm...